31 Ocak 2010 Pazar

YIL 2010 ELEKTRİKSİZ GEÇEN İKİ GÜN


Yıl 2010...memlketim canım istanbul Kültür Başkenti olmuş, Ankara'nın tek ayrıcalığı olan "başkent olma" özelliğini de elinden almış amma velakin nafile....

Tüm bu şan ve şöhrete rağmen bu memlekette "yok artık bu kadarda olmaz" dedirten olaylar oluyor.

Günlerden perşembe, öğleden sonra apartmanımızın sol tarafındaki katların ve o yönde bulunan asansörümüzün elektiriği yoktu.bir nevi apartman kısmi felç geçiriyordu.akabinde çok geçmeden akşama doğru tüm dairelerin elektriği gitti.

İlk dakikalarda normal bir kesinti zannedip çok dertlenmedik.fakat zaman geçipte yöneticimiz tarafından acı haberi alınca işte sıkıntı o zaman başladı.

Çünkü yeraltında bulunan elektrik kablolarından birçoğu yanmış ama bu kabloların yeri henüz tespit edilememiş....

Elektrik kabloları direklerden yer altına taşınınca "ülkemiz çağı takip ediyor, görüntü kirliliği sona eriyor" diye düşünmüştük ama olay öyle olmuyormuş.

İşte bir arıza anında arızayı bulmak bir dert...bulsan kazıp sorunu gidermek ayrı dert...

Bedaş görevlileri arızayı araya dursunlar ben bu sürede bizlerin neler yaşadığını anlatayım.anlatayım ki günlük hayatta gayet rahat bir şekilde kullanıpta şükrünü eda etmediğimiz bazı şeylerin kıymeti iyice bir anlaşılsın...

Öncelikle elektrik ile çalışan kombi hepten devre dışı olduğundan soğuk dakikalar hatta bizimki gibi uzun süreli kesintilerde soğuk günler ile karşı karşıya kalıyor insan.

Akabinde bilimum lavabo ve mutfakta sıcak su ile iş gören bizler kombi devre dışı olduğundan soğuk kış gününde tabiri caizse "demir" gibi su ile hemhal olduk.

Gerçi elektrik gidince insan "çok şükür sular akıyor" diyip sıcak suyu aramaya utanıyor ama olsun...

İki gün süren bir kesinti yaşadığımızdan dolaptaki bazı gıdaları malesef kaybettik....birkaçı bozuldu...

Evde Elazığ folklor ekibi gibi gezdik herkesin elinde mum çayda çıra modunda...buna rağmen ben her lavaboya giriş ve çıkışta alışkanlık gereği ışığı açıp kapattım:) o ayrı mevzu..bendeki de nasıl bir alışkanlıksa artık:)

Ve elektrik olmayınca ne kadar birşeylerle meşgul olsanız, mum ışığında gazetede okusanız en nihayetinde 11 de kendinizi uyurken buluyorsunuz...sonra ne mi oluyor??? insan uykudan tiksiniyor...sürekli uyku modu...sonrasında yatağa girince dışarı soğuk diye de sabah olunca yataktan çıkabilene aşk olsun...saat 12 falan gün ışığına kavuşmanın sevinci ile yeniden başladık elektriksiz 2. günümüze...

Çok şükür iyi ki güneş var dedim...kış dahi olsa en yağışlı günde bile varlığını hissettiriryor insan gündüzün farkına varıyor...eee elektrik kul yapımı işte yıl 2010 olsa, kablosuz internet çağında bile olsak İstanbul'un göbeğinde gittimi gidiyor işte elektrik...

Bu ve benzeri bir sürü sefillikten sonra 2.gün geldi elektirkler...

Nasıl bir nimet olduğunun idrakine vardık....ve de elektiriğe ve elektrikli aletlere ne derce bağlı olduğumuzun farkına vardık...insanlara kolaylık olsun diye fırının çakmağı bile elektirkli olunca ; sonra elektirk gidince elinizi neye atsanız elinizde kalıyor işte hadi ya bu da mı elektrikle çalışıyordu diye söyleniyor insan...

Anladım ki elektrik-su bir evin yaşantısı için önemli gereklermiş...

Anladım ki bunların kıymetini bilmeden yaşıyormuşum...

Ve Anladım ki yaşamdan zevk almak için basit gibi görünen şeylerin kıymetini bilmek gerekmiş....


27 Ocak 2010 Çarşamba

LUKUS HAYAT

şişli'de bir apartıman
yoksa eğer halin yaman
nikel-kübik mobilyalar,
duvarda yağlı boyalar

iki tane otomobil
biri açık, biri değil
aşçı, uşak, hizmetçiler
dolu mutfak, dolu kiler

hanım gider, sen gidersin
gündüzleri çaydan çaya
gece olur, davetlisin
ya dine*ye ya baloya

hey
lüküs hayat, lüküs hayat
bak keyfine yan gel de yat
ne güzel şey
oh ne rahat
yoktur eşin lüküs hayat

yaz gelince adadasın
mayo giymiş kumlardasın
etrafında güzel kızlar
canın çeker, burnun sızlar

hanım motorla dolaşır
hanım serbest, kim karışır
takarsın şeyleri bazı
dünya böyle sen ol razı

sen de kendi hesabına
topla akşam etrafına
sarıları, esmerleri
kır şampanya kadehleri

hey
lüküs hayat, lüküs hayat
bak keyfine yan gel de yat
ne güzel şey,
oh ne rahat
yoktur eşin lüküs hayat


Uzun zamandır, gitmeliyim diyordum lukus hayata...çocukluğumdan beri kulağıma çalınan bu şarkıyı canlı dinlemeliyim diyordum...nasip bugüne imiş...

Gönül isterdiki suna pekuysal'ın olduğu kadro ile izleseymişim ama buna da şükür.zihni göktay lı kadroyu kaçırmadım çok şükür.

Dekor süper...şarkılar süper...espiriler güncel....aşk-ı memnu'yada ayar verimiş binbir geceyede...

"Bir koyun çalarsan 30 yıl yatarsın, sürüyü çal ki seninle ticaret yapsınlar...."
"Türk erkekleri karıyı bulunca anayı , parayı bulunca karıyı unuturlar..."

İyi alkış aşan repliklerden bir kaçıydı.

Oyun 3 perde.ilk perdeyi biraz arkadan izlesekte verilen ilk arada önlerde boş koltuk keşfeden uyanık ablam sayesinde diğer 2 perdeyi daha güzel bir yerden izledik.

Oyunu çok anlatmanın anlamı yok...anlatılmaz izlenir.

Ama bir sözüm de muhsin ertuğrul sahnesine olacak.geçen yıl muhsin ertuğrul sahnesi yıkıldı.sanatçılarımız ve bir kesim "istemezük"zihniyetindeki zevatlar kıyametleri kopardılar.tiyatro yıkan bir zihniyet, bu sahneyi yıkacaklarına fatihteki kazulet belediye binasını yıksalardıya diyen emre kınay giller....

Korktular galiba muhsin ertuğrul'u yıkıp cami falan yapılacak zannettiler...yada ne bileyim herkesi kendileri gibi bilip yapıcı birşey ortaya çıkmaz sandılar.

Ama heyhat ne oldu....harika bir sahne inşa edildi...çağımıza uygun modern....salonları, sahnelerinden tutunda fuaye ve lavabolarına kadar şık ve luks inşa edilmiş bir sanat merkezi inşa edildi.

Şimdi muhsin ertuğrul'un bu halini gören ve restoresine karşı çıkan zihniyetin yüzü kızardı m bilmiyırum?

Dertlerine yansınlar Atatürk Kültür Merkezi de onarılacaktı ama mani oldular....

Herşeye karşı çıkmadan önce bir dinlemeyi öğrenemeyen insanlar yüzünden neler kaybediyoruz...

Bunlar daha en basitleri....

Sözün özü....muhsin ertuğrul'da bol bol oyun izlenmeli...

Emeği geçen ve restorasyonu akıl eden herkese teşekkürler...

26 Ocak 2010 Salı

COUNTER STRİKE Mİ TEHLİKELİ BALYOZ MU?

İnternet kafelerde genç beyinler savaş oyunları oynuyor, birbirlerine öldürürüm seni diye sesleniyor yazık bu çocuklara diyordum ki; daha fenası varmış...

Kocaman apoletli amcalar "oyun" olsa bile tüyleri ürperten işlerin içine girmişler.

İstanbul'u fethetmiş padişahın kabrinin bulunduğu camiiyi patlatma planı ne demektir ya?
Bu olay üzerine kendilerinin anlayacağı üslupla bir soru sormak istiyorum:
TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

Ben bu olay üzerine daha çok kelam ederim ama benden güzelini hayranlıkla okuduğum YILDIRAY OĞUR yazmış zaten.

Anlayana çok anlamlı bir yazı ama adamlar suçlarını kabul etmiyorlar ki bundan da ders çıkarsınlar.
ATEŞKES

Her şey Taraf’ın camlarından bakınca görkemli kuleleri görünen Selimiye Kışlası’nda 1. Ordu Komutanlığı’na ait evrakların (herhalde en yakında olduğumuz için) bize dört CD içinde ulaşmasıyla başladı.

O CD’leri açtığımız odada olanların üzerine devletin 2003’ten beri akıtılmayı bekleyen cerahati döküldü.

Gazetecilik açısından heyecan verici, insanlık açısından utanç verici olan malzemede şunlar vardı:

Çok tartışılan medya fişlemelerinin de aralarında olduğu yüzlerce bürokrat, asker hakkında yüzlerce sayfalık ayrıntılı fişlemeleri, böyle bir harekât sırasında devreye sokulacak yüzlerce sivil gerçek kişiye ait listeleri, olası bir Milli Mutabakat Hükümeti listesi ve hükümet programını, hatta el konulacak 4x4 araçların plakalarını da içeren ekleriyle Balyoz Harekât Eylem Planı adlı bir tam teşekküllü bir darbe planı.

Ayrıntılı krokiler ve askerî terminoloji içinde hazırlanmış Fatih ve Beyazıt camilerini bombalamak, kendi uçağı düşürtmek (olmadı düşürmek) gibi korkunç eylemleri öngören Sakal, Çarşaf, SUGA ve Oraj adlı dört ayrı plan. Ve onların eklerinde, çalıştıkları yer ve sicil numaralarına kadar eylem timlerindeki muvazzaf subayların adları.

2002 Aralık tarihli Balyoz Harekât Planı’nda, planın üzerinden geçileceği söylenen 5-7 Mart 2003 tarihinde 1. Ordu’da yapılan bir yıllık plan seminerinin bizzat askerler tarafından kaydı ve dökümü yapılan tüm ses kayıtları, orada kuvvet komutanlıklarının yaptığı yüzlerce sayfayı bulan tüm powerpoint sunumlar, o seminerle ilgili tüm yazışmalar hatta semineri yapan Kurmay Albay’ın tüm el notları.

Ve o, Türkiye’yi dışarıda çok zor duruma sokacak binlerce sayfalık başka çok gizli askerî planlar, yazışma, evrak, eski generallere ait iletişim bilgileri.

Sanki birkaç kilometre ilerimizdeki görkemli 1. Ordu’nun bütün gizli arşivi dört DVD içine sıkıştırılıp bizim tek katlı gazetemize bırakılmıştı.

İç içe geçmiş soğan kabukları gibiydi belgeler.

En ortada Balyoz Harekât Eylem Planı ve cami bombalamalarını öngören diğer planlar vardı. Balyoz Planı’nın içinde yer aldığı CD’lerin teknik özelliklerine bakıldığında, kaydedildiği yer 1. Ordu Komutanlığı, kaydeden kişi de o dönem oranın harekât başkanlığını yapan bir kurmay albay çıkıyordu

Elimizdeki en somut şey ise, iki günlük ses kayıtları olan seminerdi.

Ve o seminer Balyoz Planı’nın bilgisayarından çıktığı görünen kurmay albayın sunduğu, ne tesadüf ki Fatih Camii’nde bir patlama (her şeyin belli olduğu senaryoda o patlamayı kimin yaptığı belirsiz) ve Yunanlıların bir F-16 uçağını düşürmesini öngören bir senaryoyla başlıyordu.

Seminer resmî bir seminerdi, konuşmalar kaydediliyordu, herkes bunu bilerek konuşuyordu.

Yine de seminerin birincil gördüğü “iç tehdit” adı altında hükümete dönük ifadeler, “Tayyip”li cümleler, görevden alınacaklar arasında gösterilen AKP’li belediye başkanlarının adları havada uçuşmuştu. Hatta bir ara bir komutan söz alıp “yapılacak en kolay harekât tarzı bir 12 Eylül gibi harekâtın baştan itibaren organize edilmek suretiyle bir anda söndürülmesidir diye düşünüyorum. Burada tabii, burada söylemek istemedik ama sonunda bunu vurgulamaya çalışıyoruz. Bundan sonraki konuşmalarda da dikkate alın...” diye esas konuşulan şey hakkında bir hatırlatma yapma ihtiyacı bile duymuştu.

Seminerin bu kabuğu, sunumlarda biraz daha soyuldu. Ses kayıtlarında “sunumda gösterilmiştir” denip geçilenler, yine elimizde bulunan binlerce powerpoint slaytı içinde ortaya çıktı. Onlardan bir kısmını bugün orta sayfada göreceksiniz. Bir kısmını daha önce yayımladık. Bu sunumlarda tankların gireceği sokaklar bizim yaşadığımız sokaklar, düşman unsurlar olarak görülen Fatihliler, Eyüplüler gerçek insanlar, AKP, ÖDP gerçek partiler, Sezer, Fethullah Gülen gerçek kişiler, İHD, Mazlumder, FEM Dershaneleri gerçek kurumlar, adları verilen İmam Hatip müdürleri de manken değil kanlı canlı.

O CD’lerin içinden tüm bunlardan daha gerçek başka bir şey daha çıktı:

12 Eylül’ün sararmış kâğıtlara basılmış ünlü Bayrak Harekât Planı. Binlerce kişinin hayatına mal olan o korkunç günün tüm ayrıntıları, tüm sıkıyönetim belgeleri. Balyoz Planı’nı yapanların epey kopya çektikleri, satırlarının altını çizdikleri darbenin yapılmışı...

Yani bir haftadır bir ülkenin ordusunun o ülkenin halkının bir bölümünü düşman olarak gördüğünde neler yapabileceğiyle ilgili bir fikrim olacak kadar çok resmî, hizmete özel, gizli, çok gizli ibareli belge gördüm, soğukkanlı asker sesi işittim.

Bu kadarı bana yetti. Halkını iç tehdit olarak gören bu orduya karşı elimden daha fazlası gelmez. Geçen cumartesi kar altında İstiklal’de yürüyen kalabalıkta taşınan bir pankartın söylediği gibi: Ordu halkı yordu. Beyaz bayrak. Teslim oluyorum. Ellerim havada. Ateşkes...


16 Ocak 2010 Cumartesi

İSTANBUL KÜLTÜR BAŞKENTİ



16 OCAK 2010 İstanbul Kültür Başkenti kutlamaları şehrin 7 farklı yerinde abartı ile kutlanıyor.


Atılan havai fişekler , zaten güzel olan bir kadının suratına rast gele makyaj fırçası vuruluyormuş izlenimi veriyor bana...gereksiz...bir o kadar da abartı.

Evet tüm olumsuzluklara; çarpık kentleşmeye, trafiğe, hava kirliliğine rağmen İstanbul tam bir kültür başkentidir.ama bu gereksiz tantana niye?




Çık pier lotti tepesine bak haliç' e....

Otur, ortaköy sahiline seyir et boğazı...

Soluklan çamlıca tepesinde, al bir tane mahlepli simit yanına da, çay...

Gel Eminönü' ne, Yeni Camii önündeki güvercinlere yem at...

Sultanahmet'siz İstanbul Kültür Başkenti mi olurmuş?

Soluklan Alman Çeşmesinin önünde...


Öyleyse, "Nedir bu tantana?" , "Nedir bu demdebe?"

İstanbul'un bunlara ihtiyacı yok...

Biraz sadelik, bir tutam sessizlik...İstanbul'un nadide güzelliğinin anlaşılması için yeter de artar bile..

07 Ocak 2010 Perşembe

AVATAR


Afişlerini gördüm İstanbul bilboardlarında. bu ne biçim film yahu, ne itici bir afiş dedim önceleri....

Sonrasında gerek internette gerek çevremde "yok böyle bir film" yorumlarına şahit oldum.

Benim huyumdur, millet deli gibi bir kitabı okuyorsa o kitabı okumam , millet deli gibi akınla bir filme gidiyorsa ben o filme gitmem.

Normal şartlar altında benim bu filme gitmemem gerekiyordu, ama "3 boyutlu bir film izlenilecekse o film bu filmdir" yorumunu duyunca şu yaşıma kadar 3D film izlememiş biri olarak ben bu filme gidiyorum dedim ve gittim.

Pazar günü historia cinebonusta arkadaşım ile beraber izledim.

Hikaye bana "son samuray" 'ı anımsattı.savaşla karşı karşıya gelmiş iki topluluktan biri diğer topluluğa bir ajan gönderir ama zaman içinde o ajan düşman saflarına dahil olur.

Bu filmde de yeraltı kaynakları yüzünden yerüstünü katleden insanoğluna sıkı bir ayar verilmişti.

Gelelim filmin 3D yorumlarına....gerçekten çok şık sahneler vardı.sanki filmi perde de değilde uzansanız dokunacakmışcasına yakınınızda izliyorsunuz.savaş anında atılan oktan başınızı kaçırıyorsunuz.gerçek hayatta olmayan birçok bitkiyi 3D teknolojisi ile keşfediyorsunuz.

Tek kusuru 3D gözlüklerin siyah olmasından ötürü filmi biraz karanlık şekilde izlemek.

Göz tembeliği olan insanlar 3D farklılığını algılayamıyor duyumunu alınca gözü ileri miyop bir zat olarak eyvah filmin tadına varamayacak mıyım? dedim ama çok şükür göz tembelliğim yokmuş ki 3D ile keyifli bir film izledim.

Sözün özü ortada büyük bir emek var...keyifle izlenilecek bir film.3D teknolojisinin güzel bir örneği

01 Ocak 2010 Cuma

GİTTİ EMEKTAR, GELDİ 5800


Lise ikinci sınıftaydım...ilkokuldan beri okul harçlıklarımdan biriktirip dolar yaptığım birikimimi:) gözümü kırpmadan bir cep telefonu almak için harcamıştım.(o gün bugündür; $ beni unuttu ben $'ı :) Artık birikim yapan büşra'dan eser yok...

Yıl 2003, o zamanlar kaçak telefon furyası var.ama ben gidip tüm birikimimi orjinal telefona yatırmıştım.ilk 5 yılı bu güzel telefonumla geçirdiğimde çok sevinmiş, orjinal bir telefon almakla nasıl akıllı bir iş yaptığımı düşünmüştüm.yalnız yıllar geçip, teknoloji son surat ilerleyip, kameralı, radyolu, 3g li telefonlar çıkıpta benim telefon hala bozulmayınca bir düşünme aldı beni:)

Kuzenim Miraç "Büşra bizim sınıfta 3510 u elden ele atıyorlar ki; belki düşerde bozulur" diyordu :)

Birgün üniversitede laboratuvar önlüğümü sırt çantamdan çıkarırken telefonu büyük bir gürültü ile yere düşürdüğümde arkadaş (erhan şahin) şöyle uzanıp düşen telefonun ne model olduğuna baktı, benim telefonu görünce bana dönüp "korkma birşey olmaz o telefona" dedi. :)

Yağmurlu bir istanbul gününde marketten çıkarken bir elimde şemsiye bir elimde poşetler şu telefonu cebime koyayım derken, telefonu cebime değil birikmiş yağmur göletine düşürmüştüm....eve gelip kurulama işlemlerinden sonra hala formdaydı telefonum :)

Bu ve bunun gibi daha nice komik olaylardan yüzünün akıyla geçti canım telefonum :)

işte böyle böyle, 7 yılı geride bırakmıştım."mış'lı geçmiş zaman" kulandığıma bakmayın telefonum hala çalışıyor.sadece şarj aletimde temassızlık baş gösterdi ve düzgün şarj etmemeye başladı.telefonu hergün şarja takmaktan ben, konuşurken suratına telefonun kapanmasından ablam bıktı:)

Artık "inşallah o telefonun en kısa zamanda bozulur" diye ablamdan taciz mesajları bile almaya başlamıştım:)

Ve uzun süre kullandığım eşyalarla gönül bağı kuran, onlardan ayrılamayan bir insan olsamda telefonu değiştirme kararı aldım(alkış efekti)

Aslında yeni bir şarj aleti alsam bu sorunu daha ucuza hallederdim:) ama işte dile kolay... 7 yıl olmuş dedim ve yeni bir telefon alma kararı verdim.

Yeni telefonum nokia 5800 ı internetten "hepsiburada.com" dan aldım.internetten kitap alsamda en nihayetinde bu elektronik eşya olduğundan bazı endişelerim vardı, ama çok şükür telefonuma dün itibari ile kavuştum.

Ve şimdi, teşekkürlerim emektar telefonum 3510'a...

Aynı performansı yeni telefonumdan da bekliyorum şimdi...

7-17 yıllara inşallah....



20 Aralık 2009 Pazar

YAĞMUR VURURKEN CAMA


Aylardan aralık...

Koca bir yılın sonuna usul usul gelmekteyiz....

Bir yıl daha yaşlandık ve dahası yaş aldık...

Hata yaptık...düştük..kalktık...tecrübe edindik...

Sevindik...mutlu olduk...güldük eğlendik...

Yeni yollar çıktı önümüze yeni umutlar....

İlah-i sevkiyat gereğince seçtik ve koyulduk yeni yollara...

Aylardan aralık...

Dışarda gök gürlüyor...

Artık gök gürültüsünden korkar olduğumuz yaşları çoook gerilerde bıraktık...

Şimdi yağmurun cama vurmasından zevk aldığımız demlerdeyiz...

Fonda zeki müren'den "yağmur vururken cama... gece dalarken gama..." dizeleri akarken, hayatın kiri pasıda yağan yağmurla akıp gidiyor...

Yeni bir gün, yeni umutlar, yeni başlangıçlar var kapıda....

Hadi hayırlısı....